İnsan bazı kelimeleri gittiği her yere götürür. Yeni bir ev tutar, başka yollardan yürür, tanımadığı yüzlere alışır; fakat bir şeye şaşırdığında ağzından çıkan ilk söz değişmeyebilir. Bazen de bir kokuyla durur. Kendi mutfağında olmayan bir yemek, yıllar önceki bir öğleden sonrayı hatırlatır. Memleketin insanda kalışı, her zaman büyük bir özlem cümlesiyle gerçekleşmez. Çoğu kez düşünmeden yaptığımız küçük hareketlerde kendini belli eder.
Bir yerden ayrılmakla o yere ait bütün alışkanlıkları geride bırakmak aynı şey değildir. Kapıyı nasıl çaldığımızı, misafire ne zaman çay sorduğumuzu, bir büyüğe seslenirken sesimizi nasıl ayarladığımızı yanımızda taşırız. Zamanla bunların bazıları değişir. Başka insanlarla yaşarken yeni yollar öğreniriz. İçimizde taşıdığımız memleket de bu karşılaşmalardan etkilenir; yolculuğa çıktığımız günkü hâlinde donup kalmaz.
Uzakta yaşayan birinin aidiyetini, geri dönme sıklığıyla ölçmek bana eksik geliyor. Herkes aynı şartlarda hareket edemez. İş, bakım sorumlulukları ve hayatın çeşitli yükleri araya girebilir. Öte yandan aynı yerde kalmak da o yerle her gün derin bir ilişki kurulduğunu garanti etmez. İnsan bazen çok uzaktan dikkatle takip eder, bazen yakınındakini görmeden geçer. Bağın niteliğini yalnızca mesafe açıklamaz.
Memleketi sevmenin güç taraflarından biri, onu değişmiş hâliyle de görebilmektir. Geri döndüğümüzde yalnızca çocukluğumuzdaki görüntüyü ararsak, orada yaşamaya devam eden insanların bugünkü ihtiyaçlarını kaçırabiliriz. Bir dükkânın kapanmasına üzülürken yeni bir iş kurmaya çalışan genci fark etmeyebiliriz. Hatıramızdaki sessizliği ararken, şimdiki hayatın sesini fazlalık sayabiliriz. Oysa bir yer, bizim onu bıraktığımız cümlede beklemez.
Bu yüzden memleket üzerine yazarken yalnızca kayıpların diline sığınmak istemiyorum. Elbette eksilenler vardır; bir insanın yokluğu bir sokağın bütün anlamını değiştirebilir. Fakat yeni dostluklar, yeni emekler, yeni okurlar da vardır. Geçmişe duyulan bağlılık, bugün kurulan hayatı görmemize engel olduğunda inceliğini kaybeder. Sevmek, hatırladığımızı korurken değişeni de anlamaya çalışmak olabilir.
Batı Trakya’yla kurulan bağ da her insanda aynı biçimi almak zorunda değildir. Birinde dil üzerinden, birinde aile üzerinden, bir başkasında okumalar veya düzenli ziyaretler üzerinden derinleşebilir. Bu çeşitliliği bir sadakat yarışına çevirmeden dinlemek mümkündür. Bir kişiye önce neden uzaklaştığını sormak yerine, orayla ilişkisini bugün nasıl sürdürdüğünü sormak başka bir konuşma başlatır.
İnsanın içinde taşıdığı memleket, bütünüyle anlatabildiği bir yer olmayabilir. Birkaç ses, birkaç yüz, başkasına açıklamakta zorlandığı bir yakınlık… Yine de bu belirsizlik bağın değersiz olduğu anlamına gelmez. Her hatıranın açık bir tanımı yoktur. Bazen bir yere ait olduğumuzu, oradan söz ederken biraz daha dikkatli kelime seçtiğimizde anlarız. İçimizde taşınan yer, belki en çok bu dikkatin içinde yaşamayı sürdürür.




